Mehmet ÇAKIR

Akıl Hastanesinde Hayat



Bu yazı, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi (RUSİHAK)'nin gerçekleştirdiği, Ruh Sağlığı Alanında Sivil İzleme Sistemi Yaratma Projesi** kapsamında Adana, Samsun, Manisa, Bakırköy ve Erenköy'deki ruh sağlığı hastanelerinde yatarak tedavi görmekte olan kişilerle yapılmış bireysel görüşmelerin kısa özetlerini içermektedir.




Yaptığım görüşmelerden 43'ünü bu rapor için yazıya döktüm.[2] 43 görüşmenin 40'ını erkeklerle, 3'ünü kadınlarla gerçekleştirdim. Çalışmanın başından sonuna kadar kadın servislerine girerken çok zorlandım. Sağlıklı bir çalışma yapamayacağımı fark ettiğimde bu konuda ısrarcı olmaktan vazgeçtim. Kendimi kadın servislerinde neden bu kadar kötü hissettiğimi cevaplamak benim için oldukça güç. Sadece kilitli demir kapılarla ayrılmış, soğuk koridorlarda, saçları kırpılmış, eşofman ya da pijamalarıyla, kollarında "hasta" olduklarını gösteren barkodlu bileklikleriyle ve kullandıkları ilaçların da etkisiyle bir boşluğun içinde yaşıyormuş hissi yaratan kadınları görmek, erkekleri görmekten daha ağır bir duygusal etki yarattı. Bu durum, proje sırasında çözebileceğim bir şey değildi. Bu nedenle rapor, büyük ölçüde erkeklerden gelen bilgilerden oluşmaktadır.[3]


Görüşmeleri birbirinden farklı pek çok mekanda gerçekleştirdim. Bazı hastanelerde psikologların görüşme yapmak için kullandığı odalardan faydalanma şansım oldu. Bazı servislerde böyle odalar olmadığı ya da olsa bile kullanamadığımız için yemekhanelerden, hemşire odalarından ya da sigara içme alanlarından yararlandım. Bazı hastanelerde ise görüşme yapmak için en uygun ortam bahçelerdi.


Görüşmeleri gönüllülük ilkesi çerçevesinde gerçekleştirdim. Genellikle servisleri gezerken bize ve yaptığımız çalışmaya ilgi gösteren kişiler çoğunluğu oluşturuyor. Diğer hastanelere göre işbirliğine daha açık davranan Adana Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'nde kayıtları inceleyerek vesayet altında olan, EKT[4] uygulanmış ya da birden çok kez yatışı gerçekleşmiş insanlara ulaşma şansım oldu. Görüşmeye davet ederken kendileriyle tanıştım ve yine sadece görüşme konusunda istekli olan kişilerle görüşme yaptım. Burada hem çalışma yapılan alan hakkında bilgi veren hem de çalışmayı güçleştiren bir etkenden bahsetmeliyim. Görüşme yapma konusunda istekli insanların önemli bir kısmı beni, hastaneden çıkmak için kendisine yardımcı olacak biri olarak gördü. Her görüşmenin başında kendimi ve çalıştığımız projeyi anlatırken bu tür bir yetkimizin ve amacımızın olmadığını ifade ettim. Yine de birçok görüşmede hastaneden çıkarılmaları konusundaki yardım taleplerinin birkaç kere tekrar ettiğine şahit oldum.


Görüşmeler 5 ila 30 dakika arasında sürdü. Daha sonra üzerinde çalışabilmek amacıyla ses kayıt cihazı kullandım. Bu cihazı kullanmak için görüşme yaptığım kişilerin iznini aldım. Kabul etmediklerinde kağıt ve kalem kullanarak not aldım. Görüşmelerde bazı insanlar birkaç dakika sohbet ettikten sonra görüşmeyi sonlandırmak istediğini belirtti. Bazı insanlar ise daha uzun süre sohbet etmeyi tercih etti. Süre konusunda da inisiyatifi elimden geldiği kadar görüşmecilere bırakmaya çalıştım. Görüşmeler terapötik bir iyileştirme amacı taşımadığı için insanların yaşadıkları sıkıntıların sebeplerini sormamaya özen gösterdim. Yine de bazı kişiler sıkıntılarının başladığı dönemi ve bu sıkıntıların nedenlerini anlatmayı tercih etti. Bununla karşılaştığımda dinlemeye devam ettim. Sıkıntılarının nedenlerini anlatan kişilerin neredeyse tamamının hayatında ağır travmalar olduğunu söylemek mümkün. Kayıp, kaza, taciz ya da tecavüz gibi kısa süreli ani travmalar olabileceği gibi, aile içi şiddet, askerlik, çocuklarını görememe gibi durumların başlangıçta etkili olabileceğini gördüm.


Hiçbir soruyu iki kereden fazla sormadım. Eğer karşımdaki kişi soruyu cevaplamadan geçiyorsa ya da cevap vermeye çalışırken konu kendiliğinden değişiyorsa şansımı bir kez daha denedim. Elimden geldiği kadarıyla kimseyi, toplamaya çalıştığım bilgileri bana vermesi için zorlamamaya özen gösterdim. Görüşme yapılan kişilerin hikayeleri arasındaki farklılıkların nedenini kısmen bu şekilde açıklayabilirim.


Görüşmeler sırasında şu soruların cevaplarına ulaşmaya çalıştım:


· Yaş, cinsiyet, medeni durum, yaşanan yer, eğitim, meslek gibi sosyo-ekonomik bilgileri öğrenmemize yardımcı olan sorular,


· İlk yatış, yatış sayısı, yatış süresi, yatış şekli (istemli-istemsiz) gibi sağlık kuruluşuyla kurulan ilişkiyi öğrenmemize yardımcı olacak sorular,


· Kullanılan ilaçlar, EKT, tespit[5], tecrit[6], doktorla görüşme (süresi, sıklığı), psikologla görüşme (süresi, sıklığı), tedavi hakkında bilgilendirme ve onay gibi uygulanan tedavinin niteliğini öğrenmemize yardımcı olacak sorular,


· Vesayet, veriliş şekli, vesayetine sahip olan kişiyle ilişkileri gibi vesayet durumunu öğrenmemize yardımcı olan sorular,


· Gelecekle ilgili beklentilerini öğrenmemize yardımcı olacak sorular,

· Son olarak alternatif yaklaşımlarla ilgili bilgisinin olup olmadığını öğrenmemize yardımcı olacak sorular.

Pozitivist bilim anlayışının en uç noktalarından biri gibi görünen ve katı bir determinist yaklaşımla idare edilen ruh sağlığı hastanelerinde bilinçli olarak, bilimsel yöntemin katı kurallarından uzak durmaya çalıştım (Test, ölçek, anket gibi veri toplama araçlarını kullanmadım. İstatistiksel analiz yapmadım.) Günde 6-12 doz ilaç kullanan, EKT seanslarına alınan ve iradesi olmadığı varsayılan insanlardan tedavi hikayelerini benimle paylaşmalarını rica ettim. Paylaştıkları deneyimleri herhangi bir yazı oyununa başvurmadan, çekici bir metin haline getirmeye çalışmadan aktarmaya çalıştım.

Görüşme yaptığım kişilerin güvenliklerini düşünerek ad ve soyadlarının baş harflerini değiştirdim. Ayrıca görüştüğüm kişilerin yaşadıkları şehirleri de değiştirerek yazdım. Bu değişikliği yaparken hastanelere başvuran kişilerin yaşadıkları şehirlerdeki çeşitliliği korumaya özen gösterdim. Son olarak birbirinin neredeyse kopyası olan hastanelerin isimlerini de yazıda belirtmemeyi uygun gördüm. Bu noktada okuyucu, görüşme yapılan kişileri herhangi bir hastanede yatıyormuş gibi düşünebilir.

Görüşme öncesinde birçok kez hastane personeli tarafından dikkatli olmam için uyarıldım. Boynumuza taktığımız yaka kartlarının bir saldırıya uğramamız halinde sorun olabileceğini işittim. Yalnız görüşme yapmanın ya da görüşme odasının kapısını kapalı tutmanın iyi bir fikir olmayacağını duydum. Hiçbir hastane ziyareti sırasında personelden gelen bu tür uyarıları dikkate almadım. Çalışmayı görüştüğüm insanlara güvenerek devam ettirmeyi tercih ettim. Sonuç olarak, bu çalışma süresince sözlü ya da fiziksel olarak hiçbir saldırıya maruz kalmadım. Görüştüğüm kişilerin hepsi son derece kibar davranan insanlardı. Herbirine bu çalışmaya sundukları katkı sebebiyle teşekkürü borç bilirim.

Görüşme Notları

D.P. 48 yaşında bir erkek. Evli ve 2 çocuğu var. Yozgat'ta yaşıyor. İlkokul mezunu, mermer atölyelerinde işçi olarak çalışıyor. Mani, bipolar bozukluk ve şizofreni teşhislerinin koyulduğunu belirtiyor. Son 15 sene içinde birçok kez hastaneye yatmış. Yatış sayısını ve süresini hatırlamıyor. Şu an Akineton, Nörodol, Serequal ve ismini hatırlayamadığı bir ilaç daha veriliyor. Psikiyatristle haftada bir kez ve kısa süreli görüşmeler yapabiliyor. Psikologlarla görüşme imkanı olmuyor. Daha önceki yatışlarında birçok kez hastane personelinden dayak yediğini belirtiyor. Şu an bu konuda sıkıntı yaşamıyor. Hastanedeki günlük hayatı, "Her şey için izin almak zorundayız. Çay, sigara, dışarı çıkmak, tedaviyi kesmek, aklınıza ne gelirse izin almak zorundayız. İbadet etmek istiyorum ama mescide gidemiyorum. Müzik dinleyemiyoruz, televizyon izleyemiyoruz. Personel gazete getiriyor ama ellerimiz kirli oluyor diye mesai biterken veriyorlar." diye tanımlıyor. Vesayet durumunu, "Mahkeme vesayetimi eşime verdi. Oy kullanamıyorum. Seçme ve seçilme hakkımı kullanamıyorum. Vesayetten kurtulmak istiyorum. Kavga ettiğim için mahkemeye çıkardılar. Sonra vesayetimi eşime verdiler. Hastaneden çıkınca köyüme gidip muhtar olmak istiyorum ama vesayet olduğu için bunu yapamıyorum. Hastaneye yattığım için işten atıyorlar beni. Teşhis aldığım için de genellikle yarı maaşla iş bulabiliyorum." diye aktarıyor. Alternatif tedavi şekilleri konusunda bilgisi bulunmuyor.


H.Ç. 17 yaşında bir erkek. Denizli'de yaşıyor. 2 sene devamsızlıktan sınıfta kaldığı için okuldan atılmış. Şu an liseyi dışarıdan bitirmeye çalışıyor. Madde kullanımı nedeniyle ailesi tarafından görüşmenin yapıldığı hastanenin çocuk servisine yatırılmış. Bu ilk yatışı ve toplam 21 gün kalacağını belirtiyor. Kendisine verilen ilaçların ne olduğunu bilmiyor. Kısa süreli doktor görüşmeleri oluyormuş. Psikologlarla bireysel görüşme yapmamış. Psikologlarla günaydın toplantılarında, grup çalışmalarında görüştüğünü belirtiyor. Arada bir bahçeye çıktığını, bazen de resim çalışmaları yapıldığını belirtiyor. Bunun dışında zaman geçsin diye uyumaya çalışarak günlerini geçirdiğini söylüyor. Hastane içinde kurallara uymayan çocuklara iğne yapıldığını, bahçeye çıkmama cezası verildiğini, aileleriyle telefon görüşmelerinin kısıtlandığını belirtiyor. Ayrıca evde babası tarafından dövüldüğünü ifade ediyor. Aile ziyaretleri olduğunda hafta içi 2 saat, hafta sonu 7 saat dışarı çıkma hakları bulunuyor. Hastaneye yatmadan önce bir psikologla düzenli olarak görüştüğünü ancak hayatında değişen bir şeyin olmadığını belirtiyor. Gelecekle ilgili beklentilerini, "Rahatça uyuyabileceğim bir gece geçirmek istiyorum. Evime dönmek, okulumu bitirmek, askere gitmek, çalışmak, araba almak ve evlenmek istiyorum." diye ifade ediyor.


S.T. 38 yaşında bekar bir erkek. Lise mezunu, çiftçilik yapıyor. Mersin'in bir köyünde anne ve babasıyla yaşıyor. Aldığı teşhis: Psikoz. Hastaneye 5. yatışı. Her yatış 20-25 gün sürüyor. İlk yatış 8-10 sene önce ağabeyinin çabasıyla gerçekleşiyor. Ağabeyi, hastaneye yattığı takdirde devletin kendisine maaş bağlayacağını söylüyor. Üç ayda bir devletin verdiği maaşı alıyor. Ağabeyi aynı zamanda vasi ve oldukça ilgili. Eşiyle beraber her hafta sonu ziyaretine geliyor. Babasıyla kavga ettiğinde babasının jandarmayı aradığını, jandarmanın da gelip kendisini yakalayarak hastaneye getirdiğini belirtiyor. Son yatışı için getirilirken jandarmadan kaçmış. Jandarma yakalayarak hastaneye getirmiş. İlk yatıştan sonraki tüm yatışlar bu şekilde gerçekleşiyor. Akineton, Nevrium ve adını hatırlayamadığı bir ilaç daha kullanıyor. Kullandığı ilaçların kendisini sakinleştirdiğini, kullanmadığı zamanlarda kolay öfkelendiğini ifade ediyor. Doktoruyla haftada bir kez görüşüyor ve bu görüşmeler 5 dakika kadar sürüyor. Psikologlarla görüşmesi olmuyor. Tedavisinin ne şekilde devam edeceğine ya da amacının ne olduğuna ilişkin bir bilgilendirme yapılmamış. Kendisi de bu konuda bir fikri olmadığını belirtiyor. Alternatif tedavi yaklaşımları konusunda bilgisi bulunmuyor. Gelecekten beklentisi evlenmek ve çocuk sahibi olmak. Ayrıca anne ve babasından uzakta yaşayabilmek istiyor.


G.Z. 35 yaşında bekar bir erkek. Boşanmış ve 11 aylık bir çocuğu var. İstanbul'da yaşıyor. İlahiyat Fakültesi'nde yüksek lisans yapmış ve din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği yapıyor. Depresyon teşhisi koyulmuş. Hastaneye ilk yatışı ve 25 gündür tedavi görüyor. Boşanma sürecinde yaşadığı gerilim ve yaklaşık 4 ay boyunca çocuğunu görememiş olmanın etkileri nedeniyle bunalıma girdiğini, hastaneye kendi isteğiyle yattığını belirtiyor. Zanax, Risperdal, Serequal ve Cypralex kullanıyor. Haftada 2 kez ve yaklaşık 5 dakikalık doktor görüşmeleri yapıldığını ifade ediyor. Psikologlarla görüşme imkanı olmamış. Sosyal etkinliklerin çok yetersiz olduğunu, tedavi sürecinde terapinin daha fazla kullanılması gerektiğini ifade ediyor. 1 hafta sonra hastaneden çıkacağını ve burada uygulanan tedavinin kendisine iyi geldiğini belirtiyor. Alternatif tedavi şekilleri hakkında bilgisi olduğunu söylüyor.


A.A.Ü. 24 yaşında bekar bir kadın. Bilecik'te yaşıyor. İlkokul mezunu ve herhangi bir mesleği yok. Kendisi için koyulmuş teşhisin ne olduğunu bilmiyor. Daha önce iki farklı ruh sağlığı merkezine birer kez yatmış. Yaklaşık 2 haftadır görüşmenin yapıldığı hastanede tedavi görüyor. Risperdal ve Sermodren kullandığını belirtiyor. Doktorlarla haftada iki kez ve kısa süreli görüşmeler yaptığını ifade ediyor. Psikologlarla görüşme imkanı olmamış. Bir gününü, kahvaltı, televizyon, arkadaşlarla sohbet, yemek, uyku gibi rutinlerle tanımlıyor. Bahçenin kapısının gün içinde açık olduğunu ve istedikleri zaman çıkabildiklerini belirtiyor. Vesayet konusunda fikri bulunmuyor. Anne ve babasının kavgalarının kendisini çok etkilediğini, huzurlu bir hayat geçirmek istediğini söylüyor. Ayrıca amcasının oğluyla evlendirilmesi gibi bir durumun olduğunu, bunu istemediğini ve bu nedenle hastaneden çıkmayı istemediğini belirtiyor. Alternatif tedavi yöntemleri hakkında bilgisi bulunmuyor.



T.Z. 25 yaşında bekar bir erkek. Suriye vatandaşı ve bir mülteci kampında yaşıyor. Meslek lisesi mezunu ve savaştan önce ülkesinde marangozluk yapıyormuş. Kendisine konan teşhisi bilmiyor. Suriye'deki hastanelerde belli aralıklarla toplam 3 ay psikolojik tedavi görüyor. Hastaneye ilk yatış sebebini, "Suriye'de savaş çıkacağını biliyordum. Bunu aileme birçok kez söyledim. Sonunda beni deli diye hastaneye yatırdılar." diye açıklıyor. Hastaneden çıktıktan sonra tek başına Türkiye'ye geliyor. Savaş çıktıktan sonra ailesi yanında olmadığı için bunalıma girdiğini belirtiyor. Bunun üzerine birkaç arkadaşı tarafından görüşmenin yapıldığı hastaneye getiriliyor. Buradaki yatış süresi 21 gün. Kullandığı ilaçların ismini bilmiyor. Ayrıca 2 kez EKT uygulanıyor. EKT için bilgilendirilmediğini, onayının da alınmadığını belirtiyor. EKT tedavilerinin olumlu bir etkisini görmemiş. Türkçe bilmediği ve Arapça bilen personel olmadığı için hastane personeliyle sözlü iletişim kurmakta güçlük çekiyor. Doktorla görüşmesini, "Doktor ilaç yazıp gidiyor." diye anlatıyor. Görüşme içinde birçok kez bir an önce hastaneden çıkmak istediğini belirtiyor. Ne zaman çıkacağına ilişkin bir fikri yok.


Türkiye'de Ruh Sağlığı Sistemi Üzerine

Yazının kapanışını yapmaya hazırlanırken, ruh sağlığı hastanelerinde hangi yaklaşımın benimsendiğini özetlemeye yardımcı olacak bir alıntı yapmalıyım. Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında devletin resmi ruh sağlığı politikalarının belirlenmesinde belki de en çok etkisi olan kişi Prof.Dr. Mazhar Osman şöyle söylüyor:


"Delilik de bir hastalıktır; zatürre gibi, sarılık gibi, apandisit gibi bir hastalıktır. Nasıl birinde bir akciğer iltihaplanmıştır; o yüzden göğüs ağrır, güçlükle nefes alır, kanlı, kirli balgam çıkarır, ateşler içinde yanar. (...) Zeka ve seciye makarrı olan beyin rahatsızlığından insan doğru düşünemez, huyunu değiştirir: mesela çok neşeli veya çok kederli, çok cesur veya çok korkak, çok cömert veya tamahkar olur. Bunların peri ile cin ile münasebeti yok; dimağ hasta... Bunlar da ne adakla, nefesle, ne büyü ile olur, ne de yoluna gelir. Hastaya bakmak hekim işi olduğu gibi mecnunları iyi etmek, onların hastalık icabı mazarratını tahdit etmek hekimin vazifesidir(...) Deliliğin diğer hastalıklardan başka tarzda düşünüş, hekimlerden değil hocalardan, papazlardan, şeyhlerden, sihirbazlardan yardım bekleyiş en budala kafaların, en ham beyinlerin işidir. Nasıl dua ile tayyare uçmuyor, sihirle gemiler yürümüyorsa, hastalıklar da onlar gibidir; dünyaya hakim olan ancak fendir; bugün fen sırf görgü ve bilgiye dayanarak diyor ki: delilik beynin dış kıt'asında, kabuğunda, bilhassa beynin alna uygun yerinde bulunan hücrelerin bozulmasıdır. Bunu düzeltecek yine hekimliktir."[7]



1884'1951 arasında yaşamış, 20. yüzyılın başında Almanya'da Kraepelin ya da Alzheimer gibi pozitivist bilimin öncüleri sayılabilecek kişilerin yanında eğitimini tamamlamış ve ülkesinde tartışılmaz bir otorite haline gelmiş Mazhar Osman'ın meseleye yaklaşımının böyle olması şaşırtıcı değil. Biyolojik psikiyatrinin bütün Batı dünyasında ağırlığını hissettirdiği bir dönemde yüzünü batıya çevirmeye çalışan bir ülkenin sağlık politikasına bu şekilde yön vermesi de anlaşılabilir. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bir ülkenin resmi ruh sağlığı politikasının hala aynı şekilde devam etmesini anlayabilmek oldukça güç.


Yardım almak talebiyle gelmiş ya da zorla getirilmiş insanların sadece ilaçlarla ya da EKT gibi kesin sonuç almaya yönelik müdahalelerle iyileştirilmeye çalışılması sahip olduğumuz birikimin çok gerisinde. Askeri disiplinin iyileştirici olduğu varsayımının nereden beslendiğini anlamak güç. Mesela şu ana kadar insanların sabah 06:00 gibi uyanıp, 21:00 gibi uyutulmasının iyileştirici bir müdahale olduğuyla ilgili tek bir satır okumuş değilim. Ya da günde en fazla 1 saat bahçede kalmanın, başka bir açıdan bakarsak 23 saat kapalı bir yerde olmanın iyileşmeyle nasıl bir bağlantısı olabileceğini de anlamakta zorlanıyorum. Kendimizi kötü hissettiğimiz zaman bize iyi gelen şey yatak kıyafetlerimizle günlerce eve kapanmak mıdır? Bir arkadaşımız yardım talep ettiğinde ona, evindeki kitapları, müzik sistemini, kişisel eşyalarını çöpe atmasını, sosyal çevresiyle olan bağını koparmasını ve evinden neredeyse hiç çıkmadan televizyon izleyip uyumasını mı öneriyoruz? İnsanların iradesi olmadığını (bunu her kademeden hastane personeli defalarca kez söyledi) varsayarak onlara istediği tıbbi uygulamayı yapan bir sistem, bu insanların hastaneden çıktığında inisiyatif kullanmasını, karşılaştığı problemleri çözmesini, ilişki kurabilmesini nasıl bekleyebiliyor? Eğer böyle bir beklentisi yoksa uyguladığı şeyin hangi kısmına tedavi diyor?



Adana Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'nde karşılaştığımız Suriyeli mülteciler sistemin nasıl işlediği hakkında fikir edinmemize yardımcı oluyor. Dilimizi bilmeyen bu insanlar, hastanedeki hiçbir çalışanla sözlü iletişim kuramıyorsa nasıl tedavi edilebilirler? Cevap oldukça basit: Dilimizi bilen insanlar ne şekilde tedavi ediliyorlarsa öyle. Başından sonuna kadar her aşaması programlanmış günlük yaşam, birkaç farklı ilaç ve EKT. Bunun dışında neredeyse hiçbir şey olmadan...Türkiye'deki bir ruh sağlığı hastanesinde tedavi olursanız kullanılan dili bilip bilmemeniz sonucu değiştirmez. Uyanmanız gereken saatte uyanır, size verilen ilaçları içer, koridorlarda gezinir, verilen yemekleri yer, kıyafetleri giyer, sınırlı zamanlarda bahçeye çıkar, belirlenen saatlerde uyursunuz. Kim olduğunuz ya da hangi sorunla oraya geldiğiniz fark etmez. Çünkü hastanedeki otorite size neyin iyi geldiğini bilmektedir ve sizin bu konuda ne düşündüğünüzün neredeyse hiçbir önemi yoktur. Sorunlarınızla başa çıkamayacak kadar zayıf, iradesiz ve kontrolsüzsünüzdür. Dolayısıyla sizin için en iyisini bilen uzmanlar hayatınızı programlar, gösterdiğiniz belirtileri (semptom) uygun kimyasallarla baskılar ve sizi, başa çıkamadığınız sorunlarla dolu yaşamınıza yolcu eder. Büyük olasılıkla hastaneye tekrar yapacağınız ziyarete kadar sistem için konu olmaktan çıkarsınız.



Mazhar Osman'ın temsilcisi olduğu biyolojik psikiyatri anlayışı, resmi ruh sağlığı sistemini domine etmeye devam ediyor. Ne yazık ki bu anlayış, hastane yönetimleri tarafından da dirençle savunuluyor. Farklı fikirler, imkanların yetersizliği ve güvenlik gibi gerekçelerle yok sayılıyor. Bu bağlam içinde, tedavi gören insanların, hastaneye tekrar yatış oranının yüksek olması (döner kapı sendromu), ilaca olan bağımlılıkları, neredeyse görüşme yaptığımız herkesin bir an önce hastaneden çıkma konusundaki isteği resmi ruh sağlığı sisteminin tıkandığını açıklıkla ortaya koyuyor.



Psikolojik sorunlar yaşayan insanların neye ihtiyacı olduğunu tepeden bakarak açıklayan tüm yaklaşımlar, amaç daha iyi hissetmek, mutlu olmak, yaşamaktan sevinç duymak ise başarısız olmaya mahkum. Alternatif yolları geliştirmeye çalışırken sahip olduğumuz bilgiden daha fazla yol gösterici olacak şey, iradesi olmadığı varsayılan, hasta ya da bozuk olarak etiketlenen insanların duyguları, düşünceleri ve ihtiyaçlarıdır. Ne yapılması gerektiğini bildiğini iddia eden bilim de meseleyi ruhani güçlerle açıklamaya çalışan din de sadece kendini referans noktası olarak gördüğünde dogmadan başka bir şey olamayacaktır. İnsanların ihtiyaçlarını göz ardı ederek merkezi bürokrasi makinesiyle sorunları çözebileceğini düşünen bir sağlık sistemi, doğası gereği ancak "güvenlik" ve "hijyen" temelinde bir yaklaşım geliştirebilir. Bunun ortaya çıkaracağı "tedavi edilmiş insan" da farmakolojinin imkanlarıyla uyuşturulmuş, hastanelerin yönetim anlayışıyla kimliğini yitirmiş, duygularını ifade edebileceği alanları kaybetmiş, adına teşhis denilen kavramlarla etiketlenmiş, sosyal çevresi tarafından tehdit olarak algılanan ya da asla ciddiye alınmayan bireyler olacaktır.



Bir hastane başhekiminin, yapılacak olan yüksek güvenlikli psikiyatri hastanesinden bahsederken gözlerinin nasıl parladığını hatırlıyorum. Hastanedeki tüm sorunların yapılmakta olan yeni hastane binasıyla birlikte çözüleceğine tüm kalbiyle inanıyormuş gibi görünüyordu. Sanki ihtiyaç olan şey daha fazla güvenlik görevlisi, daha kalın ve yüksek duvarlar ve daha sağlam demir parmaklıklarmış gibi. Ne yazık ki "yüksek güvenlikli psikiyatri hastanesi", bu sistemin içinde ancak bir korku filmine isim olabilir. Daha fazlası değil.

PAYLAŞ

Facebook Comment

0 yorum: